
APARTMANA NİÇİN HAYIR?
Apartmanlar yaklaşık 100 yıldır yavaşça ve seyrekçe, fakat son 50 yıldır hızlıca tek yapılaşma modeli olarak hayatımıza girmiştir. Bu kadar yaygınlaşma, aradan yarım asır geçmesine ve toplumsal tecrübe yaşanmasına rağmen ne yazık ki apartmanların fert ve toplum hayatımıza etkileri konusunda çalışmalar yapılmamıştır. Bu konuda sessizliğe hatta suskunluğa bakılırsa halkın apartmanları benimsediği ve kabul ettiği anlaşılabilir. Çünkü susmak kabul manasına gelir. Ancak 20 yıldır konuyu didikleyen biri olarak farklı gözlemlere sahibim. Apartmanlarda yaşayanlar arasında orta yaş ve üzerinde olanlarda memnuniyetsizlik ve şikâyetler had safhada iken, genç yaş ve çocuklarda ise bir şikâyet görülmemektedir. O halde bunun sebebini genç neslin apartman hayatından memnuniyet duyarak çok beğenmelerinde değil, bahçeli ve müstakil evlerde doğmayıp apartmanlarda hayata gözlerini açmalarında ve müstakil ev tadını bilmemelerinde aramak gerekir.
Bu yazıda apartmanlara muhalefetimiz ve karşı çıkış sebepleri konu edilecektir.
APARTMANIN ORTAYA ÇIKIŞI
Çok katlı evler mânâsında apartmanlar, ilk defa 19. yüzyılda sanayi devriminin yaşandığı batılı ülkelerde uygulanmaya başlanmıştır. İlk sanayiciler büyük menfaat ve hırslarla kapitalizmin temellerini atarlarken, giderlerini minimize ederek, kârlarını katlama peşlerine düştüler. Kadınların ve çocukların düşük ücretlerle çalıştırılması, sağlıksız çalışma koşulları v.b, konunun bilinen hususlarıdır. İşte bu şeytanca düşünceler ile çimento ve betonun bulunuşu ve işçilerin fabrika yakınlarında ucuz konutlarda barındırılması fikrinin eş zamanlı ortaya çıkması apartmanların doğuşun hazırlamıştır.
Görüldüğü üzere apartmanlar, insanların mutlu ve huzurlu yaşayabilecekleri yeni yuvaların inşasına yönelik bir çaba olarak iyi niyetlerle başlatılmadığı gibi bugün ülkemizde de iyi niyetlerle sürdürüldüğü söylenemez. İşte bu bölümde ülkemizde apartmanın çıkışı, Batı’da terk edilmesine karşın bizde devam ettirilmesi, bunun bilinen/bilinmeyen sebepleri, apartmanların geleneksel ev ve şehir dokumuzu nasıl tahrip ettiği, insan ve toplum sağlığına zararları gibi konular işlenecektir.
EV NEDİR?
Bu başlıkta evin mimârisi, teknolojisi, tipolojisi gibi konulardan bahsetmeyeceğim. Eve bakış açısının; âdeta unutulmuş, hafızalardan silinmiş bir yönünü hatırlatacağım.
İslâm-Türk an’anesinde ev meskendir, yuvadır. Mesken, kelime kökeniyle sükûn bulunan, sükûna kavuşulan, sakinleştiren yer demektir. Sükûn, huzur ve mutluluk getirir. Demek ki atalarımız evlere mesken demekle mutluluk ve huzur yuvalarını kastetmekteydi. Ne ulvî bir seziş, ne güzel bir adlandırış.
Dede ve ninelerimizin evleri böyle yüksek bir ruhla kavrayışlarıyla, şimdi evlerine rant ve prim getiren bir yatırım aracı olarak bakan bugünkü nesiller arasında ne büyük bir zihniyet farkı var, dikkatinizi çekerim. 23 yıllık meslek hayatımda benimle ev konusunda görüşen bütün muhataplarımdan daima şunu işittim. “ Bu ev kaç para ? Kaça gider ? Mimarım, bu ev prim yapar mı ?” Sanki ben emlak komisyoncusuyum, hep hayal kırıklığına uğramışımdır.
Atalarımız için evler sanki ruhlu varlıklardı. Çünkü orada nesillerin hatıraları vardı, orada dedenin kışın pencereden karlara bakan silüeti, ninenin salça kuruttuğu sofa, uzun yaz gecelerinde komşularla çaylı çörekli ikramların ve doyumsuz tatlı sohbetlerin yapıldığı kamelyalı bahçeleriyle güzel yaşamanın, dünyayı mamur etmenin, hayata lezzet katmanın vasıtasıydı evlerimiz.
Nerede böyle ulvî gayeye hizmet eden evler, nerede şimdi prim yapar diye satın alınan bugünkü daireler?
BOZULMA NE ZAMAN BAŞLADI? EVİN APARTMANA DÖNÜŞMESİ
Mimar Turgut Cansever hocamızın teşhis ve tespitini okuyalım:
“Kur’an-ı Kerim’de Lokman sûresinde şöyle buyuruluyor: Bir kavim şirke düşmedikçe helâk olmaz. Osmanlı’da 19. yüzyılda önemli bir zihniyet değişikliği gerçekleşiyor ve bir gizli şirk teşekkül ediyor. (tevhid inanışından uzaklaşma) Büyük olmak, büyüklüğe özenmek, yani ölçek kayması. Hakkı, doğruyu değil, kuvveti ve gücü öne çıkarmak. İşin garibi ne devlet ne halk bu şirk düşüncesini fark etmiyorlar bile.”
Batı’nın sanayi inkılâbı ve madde üstünlüğünü ele geçirmesinin Osmanlı aydınları tarafından hatalı yorumlanması onun ruhuna nüfûz edilmeden her şeyinin taklit edilmesine sebep olmuştur. Cumhuriyet idaresi de Osmanlı’nın son iki yüz yıllık temel yanlışlarını tespit edemediği gibi bütün yanlışlarını yeni ilâvelerle devam ettirmiştir. Kıyafet devrimleri, harf inkîlapları gibi tüm yenilik çabaları öze inmeyen hep sathi devrimler olarak kalmıştır.
Tahrife uğramış bütün Hristiyanlık değerlerini kopya etmişiz, elbiselerini, yemeklerini, tiyatrosunu, futbolunu, orkestrasını, balesini ve daha nicesini.
Peki bunun mimâriye yansıması nasıl olmuştur? Burada da kör taklitçilik, kopyacılık görülmektedir. Batılılar nerede oturuyor? Apartmanda, peki biz de apartman yapalım, orada oturalım. Avrupa, şehirlerini nasıl kurmuş, sokaklarını nasıl yapmış? Cetvel gibi dümdüz yapmış, peki biz de cetvelle çizelim, dümdüz sokaklar yapalım. Bilmez ki apartmanın hangi şartlarda doğduğunu, batılı işadamlarının apartmanı niçin tercih ettiğini. Batılı sanayiciler işçilerini hemen fabrika yakınlarında, mutfağı ve tuvaleti ortak kullanılan, çok katlı apartmanların ucuza çıkacağını hesap etmişler, teknolojilerinin de buna imkân vermesiyle önce batıda başlamıştır bu apartmanlar. Apartmanlar çıkış itibariyle gayr-i insâniydi ve hep öyle de devam etmiştir.
20. yy. Osmanlı ve Cumhuriyet aydınının kafası öyle yanılgılarla dolu idi ki havasız, pis, ışıksız, Fransız, İngiliz apartmanlarını sırf Avrupa yapmış diye bizim nefis Türk evlerine tercih ediyordu. İstanbul’un Şişli, Harbiye ve Nişantaşı semtlerinde yapılan apartmanlara ilk taşınanlar Süleymaniye, Lâleli ve Fatih’te ev ve konakları ilk terk edenler Avrupa hayranı sahte aydınlar olmuştur. Peyâmi Safâ’nın Fatih-Harbiye romanı bu devri anlatır. Halk uzun süre apartmandan uzak durmuş, müstakil evlerinde oturmaya devam etmiştir. Ne zaman ki imar plânları apartmanı (kat irtifaları yükseltilerek) mecbur hâle getirmiş onlar da bu cereyana dâhil olmuştur.
Peki biz niçin bu yanlışta ısrar ediyoruz? Batılılar apartmanın bütün olumsuzluklarını bizzat yaşayıp gördüklerinden beri apartmanlarını yıkmalarına ve yenilerini yapmamalarına rağmen bizler niçin hâla artman yapmaya ve apartmanda oturmaya devam ediyoruz, bilen var mı?
İşte bu güzelim evleri, bu âsûde sokakları terk ettik…
Bu devasa,
çirkin, sağlıksız,
bahçesiz, betondan
apartman bloklara
taşındık.
Yazık, çok yazık !
MİMARLIK – EV – İNANÇ İLİŞKİLERİ
Bir Peygamber (s) sözü:
“ Nasıl inanırsanız öyle yaşarsınız,
nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz
nasıl ölürseniz öyle dirilirsiniz ”
İnsanın hayat ve varlık karşısında davranışları, amelleri ve düşünceleri inancına göre şekillenir. Bir kimse neye inanıyorsa, o inancın kendisine yüklediği kurallara ve tavsiyelere elinden geldiği kadar uymaya çalışır. Bir hindu ineklere tapar, karşısında saygı ile eğilir, bir hristiyan rahibe bekâreti tercih eder, evlenmez, bir müslüman ise ölüm sonrası hesap vereceğine inanarak hırsızlık yapmaz, içki içmez vs. Hâsılı inançlar hayatın her alanını doğrudan etkilerler ve bundan tabii bir şey de olamaz. Dolayısıyla insan, inancının mücessem (cisimleşmiş) halidir aslında. Bizim yeme, içme ve giyim kültürümüz inancımızı tarif eder. Edebiyatımız, müziğimiz inancımızı gösterir ve sanatımız, mimârimiz inancımızın aynasıdır.
İnançlar mimariyi nasıl etkilerler, nasıl ayna olurlar? Turgut Cansever hoca mimari ve inanç etkileşimi konusunda bakın özetle ne diyor:
“Her dinin bir hayat görüşü ve varlık tasavvuru vardır ve bunlar bir şekilde mimariyi ve şehirlerin biçimini doğrudan etkilemiştir. Meselâ müslümanların ibadet mekânları olan camiler aydınlık, sade ve ferah iken, hristiyanların ibadet yerleri kiliseler karanlık, gayr-ı tabii biçimli ve kasvetlidir. İkisinin de ibadet yapısı olmasına rağmen böyle farklılıklar içermesi iki dinin farklı hayat görüşlerinden kaynaklanır. Şöyle ki;
İslâmiyet bu dünyayı, ebedî bir hayatın başlangıcı olarak kabul eder. Bu dünyadaki iyilikler ve güzellikler, istikbâldeki hayata ait güzelliklerin nümûneleridir. Dünya ahiretin tarlasıdır, dünyada yapılan her bir işten, her bir davranıştan ahirette hesap vereceğiz, dolayısıyla müslümanın her işi doğru ve güzel olmalıdır. Bu inançla müslümanların yaptığı ev, cami, han, hamam, külliye gibi tüm mimari eserler sade, güzel, basit, neş’e ve hayat dolu olmuştur.
Hristiyanlıkta ise insanlar (ilk insanın yasak meyveyi yemesi yüzünden) günahkâr olarak dünyaya gelir. (bebeklerin su ile vaftiz edilmesi sözde bu günahın temizlenmesiyle alâkalıdır) Dünya Hz. İsa peygamberin (sözde) çarmıha gerildiği acılar ve elemler dünyasıdır. Bu dünyada bunalımlar ve kederler kaçınılmazdır, günahlar ve çirkinlikler elbette olacaktır.”
İşte hayata bu karamsar bakış ve iç karartan tasavvur hristiyan dünyasını kendileri hariç tüm dünyayı ateşe vermeye sürüklemiştir. Sömürge ve emperyalizm, silah ve savaş, böl ve parçala, öldür ve yok et düşüncesi hristiyanlığın müntesiplerine mirasıdır. Bu düşünce bilhassa kilise mimarisini ve ortaçağ şehirlerini büyük oranda tesiri altına almıştır. Kiliselerin karanlık ve ürküten halleri, kasvetli havası, form-fonksiyon ayrılığı gibi gayri tabii biçimleri doğrudan hristiyan inancının esere yansımalarıdır.
Sözü, güncel konumuz olan ev ve inanç ilişkilerine getirmek istiyorum. Henüz asır başlarına kadar eski evlerimiz İslâmın çerçevelediği sınırlar içinde inşa ediliyor ve bu bakış açısı her bir esere belki tek katlı küçük bir ev bile olsa anıt eser niteliği kazandırıyordu. Ülkemizi gezen yabancı mimarlar ve sanatçılar Türk evi ve şehrinin güzellikleri karşısında hayranlıklarını dile getiriyor bu ülkeyi terk etmek istemiyorlardı. Edmondo Amicis “cennet burası olsa gerek” diyordu. Pierre Loti, Fausto Zonaro gibi bazı sanatçılar ise Türkiye’yi mesken tutuyorlardı.
İslâmın dini değil şeklî bir tarifi yapılmış olsaydı, bu ancak Türk evi ve şehri olabilirdi. Sade, yalın, güzel, fıtrî ve insâni. Ne zaman ki müslümanlar inançlarından ve ahlâklarından el etek çektiler, ev ve şehir mimarisinde bambaşka çıkmaz bir yola girdiler. Hiç kimse kaliteli okullarımız, büyük hocalarımız kalmadı, iyi mimarlar yetişmiyor gibi değerlendirmeler yapmasın, mimarlık ve şehircilikte genel manada çöküş ve başarısızlık tamamen inanç-ahlâk erozyonu ve şirk(*) düşüncesi ile ilgilidir.
Mimarlıkta şirk düşüncesi nasıl olabiliyor? Meselâ ev inşasında ihtiyacın islâmî sınırlar dahilinde mütevâziyâne karşılanması yeterli görülmeyip, bunun yerine büyüklük, yükseklik, lüks olma, teknoloji harikalığı gibi kıstaslarla tasarlanması, üretilmesi bu şirk düşüncesinin ta kendisidir. Bir bina tasarlayan mimar, inşa eden firma veya arsa sahibi olabilir, (karar verici irade her kimse artık, bu belediye, bakanlık gibi bir kurum da olabilir) plân ve proje aşamasında evin içinde nesiller boyu yaşayacak olanların güneşini, rüzgarını, manzarasını dikkate almaz, çocuğu-yaşlıyı düşünmez, komşuluk hakkını çiğner, apartmanları sıkıştırarak ve yükselterek çoğaltma yolunu seçer, arsa topoğrafyasını bozar, ağaç çimen bırakmaz; buna mukâbil daha çok halkın gözünü boyayıp parasını almaya yönelik gösterişli cepheler, fantastik plânlar, dekorasyonlar, imitasyonlar yapıyorsa, burada aldatma ve sahtekârlık var demektir. İşte bunlar da şirk tavrıdır. Bunlar ahlâklı ve erdemli insanların yapmayacağı işler olmalı, ya da bu sahtekârlığı yapanların müslüman olma iddiasından vazgeçmeleri gerekir.
—————————-
(*) Şirk: Allah’a ortak/denk tutulan her şey puttur. Şirk ise putçuluk düşüncesinin genel adıdır. Müşrik iman ve amelde Allah harici bir şeyi referans alan kişidir. Eskiden heykelden putlar şirk sayılmışken günümüzde putların nitelik ve nicelikleri değişmiştir
Ev fikrinde haddi aşmamak için sadelik, israftan ve gösterişten kaçınma, tevazu, ferdiyet, mahremiyet gibi şartlar aslî unsurlar olması gerekirken, bugünün evi sayılan apartmanlarda bu unsurların hiçbirisi yoktur. Sözde ve reklamlarda “-Bakın sizin için en güzel apartmanları, en lüks siteleri, en akıllı elektronik binaları yapıyoruz ” demeleri kandırma ve yalandan öte bir şey değildir. Apartman düşüncesinde iyi niyet yoktur, çok kat, çok kira, çok para, çok mal, çok hırs, çok rant vardır. Evet çokluk (para, mal, mevki, rant,…) putuna tapanlar apartmanlara sımsıkı sarılıyorlar.
Kur’an- Kerim Tekâsür suresinde şöyle buyuruluyor:
“Sizi çoklukla övünmek o kadar oyaladı ki….
Hayır ! İleride bileceksiniz.
Sonra o gün nimetlerden tek tek sorulacaksınız”
EV NE İÇİN ?
En başta korunma ve barınma ihtiyaçlarıyla inşa edilen evler; zamanla coğrafya, iklim ve yerel malzeme gibi bir dizi şart ve imkânların tasarlanma sürecine dâhil edilmesiyle gelişti, tekâmül etti. Son birkaç yüzyılda ise konfor ve teknoloji gibi unsurlar yapı standartları arasına ilâve edilerek bu gelişim devam etti.
Görülmektedir ki ev inşası için binlerce senedir ihtiyaç temel faktörünün değişmemesine rağmen, çağımızda öncelikle ihtiyaçtan kaynaklanmayan, meselâ prestij, meselâ güç gösterisi, meselâ tahakküm, meselâ rant için evler, bloklar yapılmaya başlanmıştır.
Öyle bir villa yapayım ki, öyle bir gökdelen yaptırayım ki, öyle bir cami yaptırayım ki herkes parmak ısırsın, herkesin ağzı açık kalsın hedeflerinde büyük israflara yol açan nefsânî bir egoizmle yeni binalar inşa edildi.
“Sakın israf edip saçıp savurma.
Çünkü saçıp savuranlar şeytanların kardeşleridir.
Şeytan ise Rabbine karşı çok nankördür.”
Kur’an-ı Kerim, İsra Suresi 26-27. Ayetler
Yurdumuzda evle ilgili olumsuz ikinci bir yöneliş de imâr plânlarının şehir içlerinde apartmanlaşmayı tek seçenek olarak sunması nedeniyle halkın ister istemez rant hadisesine girmesine yol açması olmuştur. Artık imar durumunun kendi arsası için biçtiği kat irtifasının bir an önce paraya tahvil edilmesi hadisesi halkın öncelikli gündemi haline geldi
- Beton apartmanlar arasına sıkışmış iki katlı güzel ahşap ev yerini apartmana bırakmak üzere yıkılacağı günü bekliyor.
Tarihi şehrin sanat değeri yüksek evleri, kasırları, konakları üç beş apartman dairesine feda edildi. Ev alırken kimse artık doğrudan oturacağı evi alma peşinde değil. Prim yapar mı, değeri çabuk artar mı, ne kadar para kazandırır sorularıyla meşgul oluyor. Ev yapmak için kimse arsa almıyor, bire üç, bire beş getirmeyen arsalara dönüp bakılmıyor bile. Hiçbir üretime katılmayan iş yapmayıp sadece arsa rantıyla geçinen insanlar ortaya çıktı. Belediyelerin imar komisyonlarına bir şekilde giren veya adamlarını sokan, nereden yol geçirileceğinin, nerenin iş merkezlerine dönüştürüleceğinin bilgisini alarak gelecekte nerelere yatırım yapması gerektiğini öğrenmeye çalışan asalak bir zengin sınıf türedi.
APARTMANLAR HANGİ ZİHNİYETİN ÜRÜNÜ
Tarih bize, dünya kurulduğundan bu yana iki zihniyetin mücadelesini anlatır. Bir tarafta adalet ve iyilik temsilcileri başta peygamberler, diğer tarafta zulüm ve isyan temsilcileri nemrudlar, firavunlar ve deccallar. Bu mücadele; başka ad ve ünvanlarla bugün de devam etmektedir.
Mimarlık, güzel sanatlara ait bir estetik konu olmaktan çok öte, fikir, tasarı, biçim verme gibi nitelikleriyle o öncelikle din ve ahlâkın kısaca inançların konusudur. Mimarlar veya karar vericiler her kimse, her tasarımda esas itibariyle dünya görüşlerini binaya yansıtırlar. İnancın binaya tesir etmediği hiçbir bina yoktur, hikmet ve kalp gözü ile bakan nazarlar bunu derhal fark ederler. Eğer binalar güç gösterisi, rant, prestij gibi önceliklerle planlanıp yapıldıysa şirk binaları, eğer mütevazı, israfa bulaşmayan, ezmeyen, hükmetmeyen, sade ama güzel binalarsa tevhîdi binalardır.
Şimdi mimarlık disiplinine ve inşa etme fikrine bu iki zihniyetin nasıl baktıklarını görelim: Bilirsiniz, piramitler firavunlar tarafından kendilerine mezar olarak yaptırılan binalardır. Bu binalar, mezar işlevinin çok ötesinde bir meydan okuma, bir güç gösterisi fikriyle inşa edilmiştir. On binlerce kölenin kırbaçlar altında zorla çalıştırılması bir yana, firavunlar piramitlerin büyüklüğü ve azametiyle herkese, her şeye ve Tanrı’ya meydan okumaktadırlar.
Keops Piramidi : Yükseklik 146 metre
Firavun, hak ve adaleti kendisine tavsiye eden Musa peygambere kızmış, mimarlarına emrediyor, “-Bana derhal bir KULE yapın, belki Musa’nın tanrısına çıkar bakarım, ben onun yalancı olduğuna inanıyorum” (Kur’an-ı Kerim, Kasas suresi 38. ayet)
İşte Kur’an-ı Kerim burada bize firavun (zulüm) bakış açısının ipuçlarını veriyor. Firavun, Allah’a inanmadığı gibi sadece güce ve mevkie tapıyordu aslında. Güce ve paraya tapanların temel karakteristiği büyüklük gösterileridir ki, bu da yüksek binalarla ifade edilir.
Amerika zenginleri o büyük kıtadaki arazi bolluğuna rağmen GÖKDELENLER inşa etmekle aslında “-Biz en büyüğüz, en kudretliyiz ” demek istiyorlar. İstanbul’da da bankacı ve sanayicilerin yaptırdığı gökdelenlerde aynı firavun tavrını, aynı güç ve gövde gösterisini görmekteyiz, farkındayız.
Babil Kulesi temsili resmi. M.Ö. 600 Yükseklik : 90 metre
Hak ve adaletin temsilcileri olan peygamberler ise kendilerine uyanlara; daima lüks ve israfa kaçmayan, mütevazı, sahibini gurur ve kibre sürüklemeyen az katlı binaları tavsiye etmişlerdir.
İslâmiyet’in ev inşasında tavsiyeleri şunlardır:
1-Evler sade ve gösterişten uzak olmalıdır.
2-Etrafını ezmemeli.
3-Topografya ile uyumlu olmalı.
4-Komşu haklarını zedelememeli.
5-Az katlı olmalıdır.
6-Fıtri (yaratılışa uygun ) olmalı.
Lütfen söyleyin bugünün apartmanları, gökdelenleri bu sayılan özelliklerden hangi birini sağlamaktadır?
Hz. Salih peygamber (M.Ö. 4000) devrine göre lüks yaşayıp, lüks evler yapan kavmine şöyle diyordu
“ Sizler yüksek yerlere koca binalar kurup, boş şeyle mi uğraşırsınız?
Ve dünyada ebedi kalacağınızı umarak sağlam yapılar mı edinirsiniz? ”
Kuranı Kerim Şuara Suresi 128-129. Ayet
Bu iki zıt tavra baktığımızda, apartmanların gerek inşa tarzı, gerek sağlamlık ve büyüklük vurgusu, gerek rant ve haksız kazanç sağlama şeklinde bir çok olumsuz nedenlerle olsun zalim Firavun tavrına yakınlık arz ettiği görülmektedir. Belki işin bu boyutunun farkında olmayan halkımız mazur görülebilir, ancak bilinçli olarak apartman düşüncesinde ısrar eden, onu ülkemizde uygulatmaya devam eden kişi ve kurumları ihtar ve ikaz ediyorum.
KİM İSTİYOR BU APARTMANLARI?
Apartmanlar hem tek hem de toplu konut olarak hız kesmeden yapılmaya devam ediyor. Fakat böyle bir yapılaşma modelini kim ister, kimin tercihidir, apartmanlar yapmaya mecbur kaldığımız kutsal binalar mıdır bir bilen var mı?
Dünyada en eski apartmanları inşa eden Fransa’da, şikâyetler ve yol açtığı problemler üzerine 1963 yılında referanduma gidilmiş, ev mi, apartman mı sorusu halka sorulmuştur. Oylama neticesinde halk, % 68 nispetinde bir-iki katlı müstakil ev lehinde tercihini kullanıyor. Peki Fransa hükümeti ne yapıyor? Derhal iskân politikasını iki katlı evler olarak değiştiriyor.
İngiltere’de ise Thatcher zamanında mimarlar, eğitimciler, sosyologlar, sendikacılar, sivil örgütler ortak bir deklarasyon yayınlıyor, hükümete tarihi eser niteliği taşımayan apartmanları yıktırma kararı aldırıyor. Son 25 senedir İngiltere’de her yıl binlerce apartman yıkılıyor. Yıkılan yerlere ne mi yapılıyor? Tabi ki müstâkil ve bahçeli nizam bir-iki katlı evler.
Türkiye’de ise Devlet Planlama Teşkilatı’nın 1992 yılında yaptırdığı bir ankette 60 bin kişiye evde mi apartmanda mı oturmak istersiniz sorusu soruluyor. Katılımcıların % 93 ‘ü “EV” cevabı veriyor. Peki devletimiz ne yapıyor? “-Bu soruyu biz sormamış olalım siz de cevaplamamış olun ” diyor, bürokratik oligarşi anketin üstünü örtüyor, bu konu bir daha hiç gündeme getirilmiyor.
Türkiye’de apartmanı isteyen ve teşvik eden üç zümre var. 1-Siyasiler. 2-Bürokratlar. 3-İnşaat Firmaları.
Siyasiler, Türkiye’de lokomotif sektör tabir edilen inşaatı teşvikle, hedefledikleri büyüme rakamlarına ulaşma kolaycılığını tercih ediyorlar. Çünkü her dökülen beton, büyüme rakamlarını iteklemektedir. Aslında büyüyoruz yerine şişiyoruz demek daha doğru.
Bürokratlar ise işin uzmanları sıfatıyla, gerçek suçlulardır. Hükümetleri yanılttıkları gibi, bu işte en çok nemalanan gruplardır, apartmanın terk edilmesiyle avanta gelirden mahrum kalacaklardır.
“ Hakkı gizleyenden daha zalim kim olabilir ? ”
Bu arada hiç sesi çıkmayan, fotokopi gibi mimar çoğaltan başta YÖK ve 19 adet Mimarlık Fakültesi’nin öğretim görevlilerine, bu gidişe dur demedikleri için tarih önünde suçlanacaklarını ihtar ediyorum.
İnşaat şirketlerine gelince, Türkiye’de başka hiçbir işten yüzde yüz kâr edemeyecekleri apartman tipi yapılaşmayı terk etmek istememektedirler. Dök betonu al parayı kolaycılığını bırakamıyorlar. Işıksız, bahçesiz, iğrenç, devâsa apartman bloklarını mükemmel evler, akıllı evler, süper lüks daireler reklamlarıyla tek kale oynayarak halkımızı kandırıyor, milyarlarını alıyorlar.
Apartmanlar, nasıl tek kalemde yasalarla mecburiyet haline getirildi ise yine aynı mantıkla bir kalemde yeni yasalar çıkararak yasaklanır, bu şekilde apartman tipi yapılaşmayı çöpe atar, tarihten silebiliriz.
HALK İSTEMİYOR, İDARE ZORLUYOR
Aşağıdaki resim Gecekondu Önleme Bölgesi Kentsel Dönüşüm Projesi kapsamında 2006 yılında tamamlanmış bir siteden yeni çekilmiştir. Vatandaş belediye ile anlaşarak gecekondu tabir edilen evlerinden her şeyin daha güzel olacağı vaadleriyle çıkarılmış, 10-16 katlı apartmanlardan birer daireye razı edilmiştir. Tabir caizse ölüm gösterilmiş, hastalığa razı edilmiştir.
Fotoğraf-Güliz Vural
- Bu resme bakarak burada oturanlarla alay ettiğim zannedilmesin, vatandaşımız diyor ki ben bu apartman cehenneminde oturmak istemiyorum, ama çaresizce buralara taşınmak zorunda bırakıldık.
Nokta dergisinin Nisan-2007/25. sayısında bu apartmanlara taşınanlarla yapılan röportajlara yer veriliyor, halinden memnun olan yok denecek kadar az.
Vatandaş çok şikâyetçi, diyor ki; eskiden küçük de olsa bir bahçemiz vardı, herkesin bir iki meyve ağacı vardı, bazı sebzeleri kendimiz yetiştirebiliyorduk, şimdi hepsi hayal oldu. Yaz aylarını bahçelerimizde geçirirdik, çocuklarımız gözümüz önünde oynarlardı, serbesttik, hür yaşardık. Şimdi hepimiz kendimizi hapiste hissediyoruz. Sıkıntıları o kadar fazla ki, bana çok çarpıcı gelen birini aktarmak istiyorum. Buradaki yoksul insanların ödeyemedikleri faturalar yüzünden apartman ortak elektrikleri kesilmiş, asansörleri çalışmıyor. Yaşlı nineler ekmek almak için her gün 10 kat inip, tırmanmak zorunda kalmışlardır. Bu insanlara yazık değil mi? Şimdi herkes buradan kurtulup tekrar tek katlı gecekondusuna dönmenin hesaplarını yapmakta, dairelerini yok pahasına satmaktadır.
Bu yazıya bakıp gecekonduları mevcut halleriyle beğendiğim, oralarda oturmak istediğim anlaşılmasın. Ancak şu gerçekleri de görmezden gelemeyiz; gecekondular prensip itibariyle ve temel kararlarıyla doğru binalardır. Az katlı, ağaçlı ve bahçeli oluşları, komşu münasebetlerinin doğru kuruluşları ve insâni ölçekleriyle çok katlı apartmanlarla mukayese edilemeyecek derecede başarılı yapılardır. Gecekonduların olumsuz tarafı ise altyapı eksikliği ve sıhhî olmamalarıdır. Devletimiz bu insanlar için milyarlarca lira masraf yapıp yeni apartmanlar yapacağına çok az masraflarla evlerini bazı ilâve ve yenilemelerle sıhhileştirse daha iyi olmaz mı?
Önceki sayfada yoksul ve fakir insanımız için yaptırılan sosyal konut bloklarından söz ettik. Peki parası olanlar için daha farklı konutlar mı yapılıyor? Hayır, aynı prensip hataları, aynı yanlış uygulamalar burada da tekrar ediliyor.
Bu fotoğraflar halen inşaat halinde olan ve tamamlanan on binlerce apartman bloklarından ve sitelerinden birkaçı olup rasgele seçilmiştir, herhangi bir firmayı ve grubu hedef almamaktadır.
Şimdi bu resimlere bakın ve soruları cevaplayın.
1-Çocuklar korkmadan, ezilmeden, özgürce nerede oynayacaklar? Nerede şahsiyetlerini geliştirecekler?
2-Yaşlılar hangi bahçeye sebze ve çiçek ekecekler, üretmenin, dağıtmanın sevincini duyacaklar?
3-Hangi komşular birbirini tanıyacak, selamlaşacaklar?
5-İnsan çok şerefli bir varlıktır, o her şeyin en güzeline lâyık iken onu kimler böyle bilmem kaç no’lu bloğun bilmem kaç no’lu dairesine mahkûm etmektedir?
6-Böyle aynı tipte kopyalanmış binlerce sıradan beton apartman bloklarda insan şahsiyeti nasıl gelişecek?
7-Milyarlar verdiğiniz böyle bir apartmanda bir dut ağacınız bile yok, hiç düşündünüz mü? Peki neyin sahibisiniz, betonun mu, sıvanın mı, boyanın mı?
ARAZİMİZ YETMEZ YALANI
Türkiye’de 14 milyon aile yaşamaktadır. Her aile için ortalama 250 m2 lik parseller ayrıldığını düşünerek, hesaba başlayalım:
Aile Sayısı x Parsel = Toplam Alan
14.000.000 x 250 m2 = 3.500.000.000 m2
(ondörtmilyon) x (ikiyüzelli) = (üçbuçukmilyar)
Şimdi de metrekareyi kilometrekareye çevirelim:
3.500.000.000 m2 = 3.500 km2
üçbuçukmilyar metrekare = üçbinbeşyüz kilometrekare
Demek ki herkese müstakil ev arsası versek dahi ihtiyaç sadece ve sadece 3500 km2 dir, bu tam Van gölü büyüklüğünde bir alandır.
Türkiye yüzölçümü yüzeysel olarak 814.578 km2 düzlemsel olarak 779.452 km2 dir. Biz düşük değeri alalım ve buradan da baraj ve göl alanlarını düşelim, kalan miktar 770.000 km2. Şimdi de 70.000 km2 kayalık gibi hiçbir şey yapılması mümkün olmayan alanları düşelim. Kalan miktar 700.000 km2 dir. Şimdi topraklarımızın yüzde kaçının evlere gittiğini hesap edelim. 700.000
3.500 = 200 Evet şaşırmayalım, sadece 200’de 1’i, diğer bir ifadeyle 100’ de 0,5’i (yarım) ev yerleşmelerine ayrılıyor, üstelik parselin tamamı bina olmuyor, en az 150-180 m2 si parsel başına bahçe ve yeşil alan kalıyor.
Devam ediyoruz, arazilerimizin;
100 ‘de 0,5’i de şehir içi araç ve yaya yollarına
100 ‘de 0,5’i de fabrika ve atölyelere
100 ‘de 0,5’i de ticaret ve iş merkezlerine
100 ‘de 0,5’i de turizm ve eğitim binalarına
100 ‘de 0,5’i de kara ve demir yollarına ayrıldığını hesap edelim, her hâlükârda topraklarımızın % 3’ü binalara ve yollara ayrılmakta geri kalan % 97’si tarım, hayvancılık ve orman alanlarına kalmaktadır. Nerede arazi yetmez diyenler!
Peygamberimiz (s) buyuruyor ki:
“ Bizi aldatan bizden değildir.”
Kütüb-ü Sitte’den Müslim, İman bahsi, 164
Avrupa’ya seyahat etmiş olanlar bilirler, neredeyse halkın tamamı 1-2 katlı müstakil evlerde oturmaktadır. Üstelik Fransa ve Almanya gibi ülkeler, devâsa endüstri alanlarına rağmen hala büyük boş topraklara sahiptirler ve dünyanın en çok tarım ürünü ihraç eden ülkeleri arasındadırlar. Lütfen başka hesapları olanlar halkımızı aldatmasın, halkımız da bu yalanlara kanmasın.
Türkiye’nin halletmesi gereken öncelikli meselesi; “Arazimiz yetmez” yalanına son vermek, sonra; menfaatten uzak, paragöz olmayan farklı mesleklerden 25 kişilik uzmanlar grubuna asgari 25 yıllık ulusal makro plânlar yaptırmak ve bu plânlara halkı inandırarak katılımını sağlamak, nüfus ve sanayisini ülke sathına yayacak ve homojen hale getirecek ulusal plânları uygulamak olmalıdır.






Posted by faruk on Kasım 14, 2009 at 11:16 am
Çocuklar korkmadan, ezilmeden, özgürce nerede oynayacaklar? Nerede şahsiyetlerini geliştirecekler?
2-Yaşlılar hangi bahçeye sebze ve çiçek ekecekler, üretmenin, dağıtmanın sevincini duyacaklar?
3-Hangi komşular birbirini tanıyacak, selamlaşacaklar?
5-İnsan çok şerefli bir varlıktır, o her şeyin en güzeline lâyık iken onu kimler böyle bilmem kaç no’lu bloğun bilmem kaç no’lu dairesine mahkûm etmektedir?
6-Böyle aynı tipte kopyalanmış binlerce sıradan beton apartman bloklarda insan şahsiyeti nasıl gelişecek?
7-Milyarlar verdiğiniz böyle bir apartmanda bir dut ağacınız bile yok, hiç düşündünüz mü? Peki neyin sahibisiniz, betonun mu, sıvanın mı, boyanın mı?
doğrusu bu yazı gözlerimi yaşarttı lüks bir dairede oturmaktansa basit hatta pasif bahçeli boyası dahi olmayan bir evi ttercih ederim apartman hayatı iğrenç bir hayat hapis hanenin amcasının oğlu diyelim