Ebedî bir ülkede…
Gidiyoruz, gidiyoruz, gidiyoruz…
Sonra dönüp arkamıza bakıyoruz ki bir çuvaldız yol gitmişiz.
Bir masal dünyası içinde yaşıyoruz da onun için mi?
Yoksa kaskatı gerçeklerle dolu bir dünyada, çirkinliklerin, güvensizliklerin olduğu bir dünyada yaşıyoruz onun için mi kendimizi hayal dünyasında teselli ediyoruz.
Eski günleri yad ederek. Bizim aramızda doyulmaz, tadılmaz bir sevgi vardı.
Gönül gönül dirilirdik, tamamlanırdık.
Sevgiyle bilenir, saygıyla öperdik alınlarımızdan.
O alınlar ki ay kadar güzel, kar kadar temizdi, severdik, sevilirdik.
Biz böyleyken bir şeyler oldu sonradan.
Paralar, menfaatler kapladı dünyamızı.
Dostluğun yerini kaptılar.
Rüyalarımızdan bile silindi eski dostlarımızın hatıraları.
Şimdi çok perişanız.
Çöl yağmuru nasıl beklerse, içimizde öyle özlüyor eski dostları, dostlukları.
Bizim dostlarımız vardı, dertlerimiz dertlerine karışmış.
Bizim dostlarımız vardı,
Ebubekir misali: “Ehlime Allah ve Rasulünü bıraktım.” diyen.
Bizim dostlarımız vardı, siz koşmanıza bakın, arkanızda biz varız diyen.
Bizim dostlarımız vardı, ahiretimizi aydınlatan.
Bizim dostlarımız vardı, kalbi genç, aşkı taze, hasreti genç.
Bizim dostlarımız vardı, başkaları biz ağlarken yönünü çevirdiğinde, üzerinde ağlayabileceğimiz omuzu veren.
Bizim dostlarımız vardı, konuşunca destan yazan, hep koşmaya çağıran…
Ebu Musa’dan rivayet edilen bir hadiste
Allah Resulü: “İyi arkadaşla kötü arkadaşın misali, misk taşıyanla körük çeken insanlar gibidir. Misk sahibi ya sana kokusundan verir veya sen ondan satın alırsın. Körük çekene gelince ya elbiseni yakar ya da sen onun pis kokusunu alırsın.” diyor. Artık bizler mis kokulu dostları tercih etmiyoruz.
Çünkü ahireti geri plana attık.
Hatta unuttuk.
Cebi mark, tabakası puro dolu insanlardan, banka hesabı kabarık insanlardan, arabası Mercedes, BMW olan insanlardan dost edinme gayreti içinde girdik.
Hz. Ali: “Bana arkadaşını söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim.” diyor. Öyle kara bir zaman dilimine denk geldi ki yaşamımız.
Medyatik kurtarıcılara, ayakta duramayan asalaklara,
birbirine alkış tutan hortumculara,
sanal âlemde ömür geçiren kurtlara,
haram lokmanın normal karşılandığı bir zamana denk geldik. Ve dünyalık menfaatlerimiz için onları kendimize dost edindik.
Ahireti unuttuk ya!..
Ne yaparlarsa onayladık…
Kaçınılası bela her yerde muhtemeldir.
Nefsimizde, elimizdeki işte, cemiyetin bağrında.
Bir illet sarmış her yanı.
Sevgisizlik illeti…
Maskelerin ardından göz kırpıyoruz birbirimize, ağzımızı kapatıyoruz ve “dostum” dediğimiz kimseye “seni seviyorum” diyoruz.
Bir de enteresan bir mantığımız var.
“Madem ki olayları değiştiremiyoruz o halde ses çıkarmayalım.”
Halbuki bir bilsek yüreğimizdeki gücü, bir dost olup kenetlenebilsek eskisi gibi, bir bırakabilsek gölgelere saklanmayı.
Ben çöllerdeki masum Meryem’i istiyorum.
Ben omuz omuza bir “uzuv” olmak istiyorum.
Vahşi ulumaların, kanı donduran feryatların arasında.
Ben yalancı kahramanlara sataşmayı bırakıp el ele tek yürek, tek ses olmak istiyorum.
Ben maddeleşmiş dostlukların içinde, eski dostlukları, heyecanları istiyorum.
Ben modern çağ cininin “dile benden ne dilersen” cümlesine; cennette komşu olacak dostlar istiyorum demek istiyorum.
Ben dünyanın bir yerinde zulüm altındaki kardeşini görünce zalimlere buğz etmek değil, tek bir yumruk olup tepelerine inmek istiyorum. Ben bir dost istiyorum;
“Beni kır çiçeği gibi avucunda değil, kurşun gibi göğsünde taşıyacak.”
Rasulullah bir hadisinde;
“Kişi ahirette sevdiği ile beraberdir.” buyuruyor.
Ben ahirette beraber olabileceğim bir dost istiyorum.
Bilemiyorum çok şey mi istiyorum?..
Dost dediğin farklı olmalı, aldırma geç git diyenlere kulak asmayan. Dost dediğin farklı olmalı, yüreğinde fırtınalar kopan, ayağın tökezleyince seni düşmeden tutan. Dost dediğin farklı olmalı, insanlar içinde bir “insan” olan.
Bizler farklıyız.
Müslümanız.
Izdırabımız, çilemiz, hedefimiz var.
Çile tek başına çekilmez, insan hedefe tek başına ulaşamaz.
Bizim bir yarışımız var.
Küçük problemlerin yıldıramayacağı.
Çünkü küçük problemler küçük insanları yıldırır.
Bizler bir vücudun azaları gibiyiz, düşeni kaldırır, yardıma ihtiyacı olana yardım ederiz. Bizler farklıyız. Çünkü müslümanız.
Ebedî bir ülkede daimi dost kalabilmek ümidi ile...
4 Yorum
Yorumlar RSS Geri İzleme Tanımlayıcısı URI
Yorum yapın

çok doğru doğru diosun bea içim bi tuhaf oldu eline koluna ağzına sağlık
Allah razı olsun gerçekten güzel olmuş.Devamını ümit ediyorum.
doğru diyorsun Allah hepimize böyle dostlar nasip etsin.
SANATIN PEDAGOJİYE KATKILARI”
Çocuk eğitimi diye bilinir pedagoji. Oysa 7’den 70’e insan eğitimini kapsar. Uygulamada zeka seviyesinin renklendirilmesiyle başlar, var olan yeteneklerin gelişmesiyle ana tema olarak kendini tanıyıp eksiklikleri giderebilmek için zemin hazırlayarak özgüvenini arttırır.
Özellikle sanatın yaratıcı gücünü pedagojide uygulamalı bir biçimde gerçekleştirdim. Amerika’dan sonra İsviçre’de de bu tekniği uygulamak için zemin buldum. İsviçre’de birçok defa uyguladığım sanatsal eğitimle küçük beyinlerin kendilerini nasıl geliştirdiklerini herkese kanıtlama imkanım oldu. Üstün zekalı, görme engelli ya da yetersiz görülen çocuklarla birlikte sanatın birleştirici tarafını gösterdi. Birlikte eser ürettiler. Eserlerin altında isimleri ve imzaları vardı. Yapılan tüm eserler karışık olarak Lozan Müzesi’nde sergilendiğinde, eserlerin hangi çocuk grupları tarafından yapıldığı açıklanmadı. Uzmanların izlediği sergi, binlerce eserden oluşuyordu. On binlerce izleyici de geldi, gördü ve inceledi. Hangi eseri üstün zekalı çocuğun, hangi eseri görme özürlü çocuğun, hangi eseri spastik çocuğun yaptığını ayırt edemediler. Böylece sanatın gücünün ne denli önemli olduğunu Amerika’daki gibi İsviçre’de de kanıtlamıştım.
Beyin fonksiyonları değişik frekanslarda çalışmasına rağmen sanat, her beynin datasına eşit biçimde yansıyordu. Az veya çok sanat konusuna ilgi duyan sanatseverler, bunun farkına varabilirler. Sanatın insan zekasına pozitif katkıları var mıdır? Varsa ne kadardır? Bu sistematik faydaların oluşumu nasıl geliştirilir? Bu araştırmaya akademik boyutta bilimsel bir kanıt denilebilir mi? Bütün bu soruların cevabını tarafımdan kurulan Kuantum Düşünce Grubu adına yazılan yazılarda bulabilirsiniz. Amerika ve İsviçre’de gerçekleştirilen bu projenin bir benzerini İstanbul’da daha kapsamlı ve konunun uzmanları ile birlikte bir kez daha yapılmasını arzu ediyorum. Böyle bir projenin de elbette sponsor olacak kurum ve kuruluşlar tarafından desteklenmesi gerekiyor. Saygılarımla.Ahmet Nuray